Tekvin'in hikayesi

Güncelleme tarihi: Eki 18

Hayatımda zaman kavramının henüz var olmadığı yıllardı. Başıma asla kötü bir şey gelmeyeceğinden emin, sokak aralarında top peşinde koşturarak, komşunun bahçesi nerede başlar, senin bahçen nerede biter bilmeden, uçsuz bucaksız çiftliklerde sahibini bilmediğin ağaçlardan tanıdık topraklara kafa üstü düşerek, arkadaşlarla, kahkahalarla, kabuk tutmuş diz kapaklarıyla, çocukluğun deli coşkunluğuyla dolu dizgin akmakta olan ve sonsuzmuşçasına yaşanan bir yaz tatilindeydim. Zaman yoktu. Size yemin ederim yoktu. Bir takvimim, ajandam hatta kol saatim bile yoktu. Hoş olsa ne yazar, saate bakmayı bir türlü öğrenemiyordum ki! Üstün zekalılar sınıfına gidiyor olmasam, saati okumayı çözemediğim için aptal olduğumu bile düşünebilirdi çevremdeki insanlar. Kendimi bildiğimden beri zaman kavramıyla olan kavgam öyle derin ve öyle korkunçtu ki, bugün bile saate bakmak derin bir travmadır bende. Çocukluktan gelme bir yara izidir bu da, tıpkı çatlak dizkapaklarım gibi. Benim için zaman yoktu: hava sıcaksa yazdı, karanlıksa akşamdı, sokağın içine yayılan “Karabiber! Baban geldi haydi artık eve” anonsu duyulmuşsa öğleden sonra ile akşam arasında bir anda olmalıydım. Yaz tatilinin sonunun yaklaştığını, kocaman ağaçların seyrelip zayıflamaya yüz tuttuğu, yaprakların solgun bir yeşile evrildiği günlerden anlardım.

O kötü haberi aldığımda yine bir yaz tatilindeydim. Sanırım tatilin sonlarıydı, çünkü yapraklar solgunlaşmaya başlamıştı. Henüz eve çağrılmadığıma göre öğleden sonra bir zaman diliminde olmalıydık. Gelen haber öyle kötüydü ki, her kötü haber gibi ışık hızıyla yayılıp bir elma ağacının dalında buldu beni: dedem ölmüştü. Son sonsuz yaz tatilimdi. Ağaçtan düştüğüm son sonbahardı. Nasıl ki anne babalar ölünce gençlik biter ve yetişkin oluruz, şimdi yıllar sonra dönüp o günlere baktığımda anlıyorum ki, dedeler ölünce de çocukluk bitiyordu. En azından benim için, öyle olmuştu.

Ertesi gün, aile büyükleri taziye için gelen konuklarla meşgulken o boşluktan faydalanıp dedem yaşarken girmemizin yasak olduğu tavan arasındaki yazı odasına sızmıştım. Büyük bir merakla odayı karıştırırken bulduğum, üzerinde ismim yazan kocaman kutuyu sabırsızlıkla açınca, hepsi bir anda gün yüzüne çıkan ve o an için ne olduklarını bilemediğim pek çok eşyanın yanında bulduğum bir kağıt rulosu çekti dikkatimi. Filmlerde gördüğüm, yukardan aşağı yuvarlanarak açılan padişah fermanlarına benziyordu. Dışarda ani bastıran bir yaz sonu yağmuru havayı iyice karartmıştı. Zaman zaman çakan şimşekler loş odayı gündüz gibi aydınlatıyor, hemen sonra yerini toz, ahşap ve nem kokan uğultulu bir karanlığa bırakıyordu. Uğuldayan havadan ve çakan şimşeklerden ürkmüş, ama define bulan Sinbad heyecanıyla korkumu yenip ruloyu açmıştım. Rulonun üzerinde biriken toz bir iksir gibi uçuşup etrafa saçılınca kendimi bir masalın içine yuvarlanmış gibi hissettim. Karanlıkta kocaman açılmış göz bebeklerimle dedemin bana bıraktığı kutudan çıkan sayfanın tamamını kaplayan o tek kelimeye bakıyordum. Yılların sararttığı toz kokan bir kağıdın üzerine koyu yeşil mürekkeple ve eski adamlara özgü ağdalı, kuyruklu, italik harflerle yazılmış tek ve kocaman bir kelimeydi; Tekvin. Yazıldığı anda mürekkep kağıdın dokusuna işlemiş, kalemi tutan kalbin bütün ritmini, ellerinin titreşimini, kuruması için üflenen nefesin kokusunu ve kelimenin yazıldığı o birkaç saniyelik zaman dilimini kurutup, bir kağıdın incecik kesitine hapsetmişti. Parmağımı Tekvin kelimesinin üzerinde gezdirirken o an dedemle parmaklarımızın birbirine dokunduğundan emindim. Kağıt özenle rulo yapılıp dedem tarafından bu kutuya konulmuş, karanlığın içinde yıllarca onu açacak torun elini bekleyip durmuştu. Neden şimdi ve neden ben diye o gün de sormuştum kendime. Ama bu maalesef cevapsız bir soruydu. O günün üzerinden nice solgun ağaçlı aylar, sararmış yapraklı mevsimler bir biri ardına gelip geçti, ama kırık dökük birkaç ihtimal haricinde o cevap hiç bulunamadı. Cevabı bulunamayan her soru gibi zihnimin agnostik soru bankasına kaydedildi ve zamanla bir soru olmaktan bile çıktı; Tekvin.

Tekvin’in ne demek olduğunu öğrenmek için o gün baktığım bütün sözlüklerde “yaratmak, yaratılış,” gibi bir anlama geldiğini okumuştum. Sözlüklerin hepsinin böylesine özensiz olabileceğini, böylesine önemli bir hata yapabileceğini, üstelik onlarca farklı sözlüğün tek bir hatada ittifak kurmayı başarabileceğini o toy aklımla nasıl bilebilirdim ki? Kağıdı yeniden rulo yapıp kutuya rastgele bıraktım ve Tekvin ile olan zamansız randevumu o gün için sonlandırdım. Tekvin’in vakti henüz gelmemişti.

Neden sonra, zaman kavramının var olmadığı o günlerin üzerinden hatırı sayılır bir süre geçmişti. Zaman artık vardı. Hem de canımı yakacak derecede gerçek, hunhar ve azdı. Ve bir gün bir doktor suratıma bakıp “Üzgünüm, fazla zamanın kalmadı” dediğinde, pencereden görünen ağaçların zayıflığından, yapraklarının solgunluğundan anlıyordum ki sonbahardı. Son baharım mıydı, bunu henüz bilmiyordum, ama konuşmadan anladığım kadarıyla bu ihtimal de masadaydı. Doktorun ağzından çıkan her kelime bir bıçak gibi kafamın üzerindeki elmaya atılıyor, ama tüm iyi niyetine rağmen elmayı bir türlü tutturamadığı için yüzüme ve bedenime saplanıyor, yaralarımdan siyah beyaz kanlar akmasına neden oluyordu. Ölmek istemiyordum, ama ölüyordum. Tanrıya yalvarmayıysa gururuma bir türlü yediremiyordum. Kısa bir zaman içinde bedenen yok olacaktım, sonra adımı hatırlayan son insan da ölüp gittiğinde bu dünyada bir düşünce kırıntısı bile olamadan sonsuzluğun klozetine dönerek akacaktım. Adlarını bildiğim, ama tanımlayamadığım kadar uzun bir zaman önce ölüp gitmiş insanları düşündüm. Homeros! Bunu nasıl becerdin, nasıl, çağları aşıp geldin ve ben gittikten asırlar sonra bile kalacak ismin? İşte o an, o güne kadar kendim için yazıp biriktirdiğim tüm yazıları bir kitap haline getirmeye karar vermiştim. Tanrıdan, yaşamak için olmasa bile, en azından bu kitabı tamamlayabilmek için biraz süre istedim. Bu, iki tarafın da uygun görebileceği ve kimsenin gururunu kırmayacak kadar makul bir talepti ve öyle görünüyor ki kabul edilmişti.

İki gün sonra gözlerimi bir hastane yatağında açtığımda sargılar, hortumlar ve kablolarla kuşatılmıştım. Etrafım, gürültüyle fısıldayan insanlarla doluydu. Fısıltılar birbirine karışıyor ve cümleler anlamını yitirip havada çarpışan bağımsız kelimelere dönüşüyordu. Başıboş hecelerden kopmuş sert sessiz harfler, parça tesirli bir bombadan saçılan metal parçaları gibi kulağıma saplanıp içime giriyor, bedenimin her yerinde tahammül edilmez bir acıya neden oluyordu. Bana moral vermeye gelen aşırı moral bozucu kalabalıktan biraz olsun uzaklaşabilmek için başucumda duran üç günlük bir gazetenin rastgele bir sayfasını açıp içine gömüldüm. Odaklanamadığım iri puntolu manşetlerden yuvarlanarak aşağı düştüm ve sayfanın en altındaki küçük kareye takıldı gözüm: “Osman Hamdi Bey’in kayıp tablosu: Tekvin.”

Haberi okuduğum an, az önce vücuduma saplanıp içime giren bütün anlamsız heceler ve kopuk harfler, bedenimde başı boş dolaşmayı bırakıp ilahi bir emir almış gibi zihnime hücum ettiler ve beynimin yardım ve yataklığında yeniden şekillenip gözümün önünde anlamlı bir kelime halinde belirdiler: Tekvin. Ölünce benden geriye kalacak bir eserin, romanımın adı böylece belli olmuştu. Telefonumdan internete girerek anlamına yeniden baktım:

“Tekvin, yaratılış demektir. Ama sıfırdan yaratmak değil, mânâları var etmektir. Yaratılmışı dönüştürerek yeniden yaratmak, ona başka bir form vererek yeniden anlamlandırmaktır.”

Tekvin, başlangıçta sadece bir roman yazma serüveniydi benim için. Daha önce hiçbir roman yazmamış, hayatını iklim değişikliği ile mücadeleye adamış bir mühendistim. Zamanı ağaçlara, mevsimleri yapraklara bakarak algılayan bir adamın İklim Değişikliği ile mücadele eden projelerde çalışan bir mühendis olmasının çelişkisini ancak kader ile açıklayabiliyordum. Tatsız bir hastalıktan iyileşmeye çalışıyor ve ardımda bu dünyaya bırakacağım şeyin ne olduğunu artık çok iyi biliyordum. Bir gece yarısı sessizce masama oturdum, derin bir nefes alıp başladım ilk kelimelerini yazmaya. 2012 yılıydı, yazın sonunda sararan yapraklarla gelen bir ayın on dokuzuncu gecesiydi. Dünya üzerinde kendimden başka yapabileceğime inanan biri yokken çıktığım sonu belirsiz, zamanı tanımsız bir yolculuktu. İnatla sürdürdüğüm ve beni başka bir insana dönüştüren, sıradan bir adamdan bir yazar yaratan, yaratılmışı yeniden yaratan, tekvin kavramının bizzat kendisine dönüşen bir yolculuk…

İşte Osman Hamdi Bey’in aynı isimli tablosundan yola çıkarak yazdığım Tekvin romanına böyle başladım. Başlarken, yazdığım şeylerin bir roman olup olamayacağını, biri tarafından basılıp basılmayacağını bile bilmiyordum. Hiçbir şey planlamadan, hiçbir strateji yapmadan, sadece yazıyordum. Tanrıyla yaptığım anlaşmaya istinaden bu kitap çıkana kadar ölmeyeceğimi biliyor, belki de sırf bu yüzden yazıyı uzattıkça uzatıyordum. Yazdığım roman bazen kontrolü eline alıyor ve kendi kendini yazmaya başlıyor, bana adeta neyi nasıl yazmam gerektiğini öğretiyordu. Bir zaman sonra anladım ki, ben kelimelerimle yepyeni bir roman yaratırken, roman da o kelimelerin birbirinden derin manalarıyla yepyeni bir yazarı, beni yaratıyordu. Tekvin, hayatımı kuşatıyordu.

Yazdığım romanın ismi Tekvin’di. Roman bu ismi, ünlü Osmanlı ressam ve arkeoloğu Osman Hamdi Bey’in 1901 yılında yaptığı ve Mihrap adıyla da tanınan bir tablosundan alıyordu. Tablo, 2001 yılında gizemli bir şekilde ortadan kayboluyor ve ülkemizin en ilginç komplo teorilerinden birine dönüşüveriyordu. Romanımı yazabilmek için sadece Tekvin’i değil, Osman Hamdi Bey’in kendisini ve yıllarca belediye başkanlığını yaptığı Beyoğlu’nu, bıraktığı izlerle damgasını vurduğu Galata’yı da araştırıyordum. Bu semtin insanlarını, rengarenk kültürlerini, dinlerini, dillerini, geçip giderken arkalarında bıraktıkları izleri sürüyordum. Sokaklarını karış karış adımlıyor, sahaflarından eski kitaplar belgeler topluyor, kütüphanelerine, arşivlerine giriyor, müzelerine gidiyor, kafelerinde dinleniyor, sonra yeniden kendimi o insan selinin içine bırakıyor ve her defasında İstiklal’den bir nehir gibi akıp Galata’da karaya vuruyordum. Bir aşka dönüşüyordu benim için Galata. Sokakları saçlarıydı, binaları kirpikleri, gözleri ve burnuydu. Tünelde dudaklarından öpüyor, mevlevihanede göğsünde uyuyor ve kulede omuz omuza oturup birlikte güneşin batışını seyrediyorduk. Bir süre sonra anlamıştım ki fazla zamanı kalmayan sadece ben değildim, Galata da gün be gün yok oluyordu. Binaları yıkılıyor, eserleri çalınıyor, betona dönüşen sokaklarının oluklarından yorgun İstanbul’un makyajı akıyor ve kadim sevgilimin hatları giderek belirsizleşip bu dünyadan siliniyor, yerini tuhaf, mutsuz ve hoşnutsuz bir grilik alıyordu. Galata kendi tekvinini yaşıyor, biz artık birlikte yok oluyorduk. Biteceğini bilerek yaşanan ve bu yüzden büyüyen, büyüdükçe kanatan her aşk gibi Galata da öylesine güçlü bir aşka dönüşmüştü benim için. Hayatın içindeki tekvin dünyamı kuşatırken roman Tekvin sayfa sayfa ilerliyordu.

Yeniden dikkatimi tabloya vermiş ve Tekvin tablosunu sanat tarihimizin en gizemli eseri yapan nedenlere kafa yormaya başlamıştım. Neydi onu böyle gizemli kılan? Osman Hamdi Bey böyle bir tabloya neden Tekvin adını vermişti? Tabloya resmettiği tuhaf semboller ve yerlere saçılmış kitaplar bize ne anlatıyordu? Ben de herkes gibi bu soruların peşine düştüm ve bu kez de Tekvin kavramını araştırmaya başladım. Bilinen en eski metinlerden biri olan Eski Ahit’in ilk bölümüydü Tekvin ve şöyle başlıyordu:

Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde hareket ediyordu. Tanrı, “Işık olsun” diye buyurdu ve ışık oldu. Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı. Işığa “Gündüz”, karanlığa “Gece” adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.

Tuhaf bir histi bu. Binlerce yıl öncesinden bir metin, sanki doğrudan bana hitap ediyor gibi bir duygu kaplıyordu içimi. Tekvin, sıfırdan bir yaratılış değildi. Yaratılmış bir şeyi anlamlandırarak onu anlamla yaratmak, bir anlam vermek, yeni bir ruh vermekle ilgiliydi. Yeryüzü vardı ama şekilleri yoktu. Yer boştu. Karanlıktı. Sular vardı ve kalan her şey onun ruhuyla doluydu. Ve onun bir “ol” demesiyle kainat aydınlanıp, renklenip şekilleniyordu. İşte Tekvin böyle bir yaratmaydı. Tüm evren ve dünya onunla anlamlanıyordu. Eski Ahit’in kapağını kapatıp gözlerimi yumdum ve kendimi dedemin yazı odasında keşfettiğim Tekvin rulosunu elimde tutarken gördüm. Gözlerimi yeniden açtığımda elimde romanım Tekvin vardı. Bazı anlar vardır, insan yolculuğuna artık aynı insan olarak devam edemeyeceğini anlar. Kendi kendini yeniden yaratma zamanı gelmiştir adeta. Böyle anlarda insan, kendi içine yaptığı bir yolculukla her şeyi yeniden anlamlandırır, kendisine hayatın içinde yeni bir anlam aramaya ve o anlama uygun bir rol biçmeye başlar. İşte bu, kendini yeniden yaratmaktır. Bedenin yine aynı bedendir. Ellerin aynı, gözlerin aynıdır. Hatta gözlerinin baktığı nesneler de aynıdır. Ama onlarda gördüklerin, işte onlar artık başka başkadır. Bunu hissettiğin an anlarsın ki kendi tekvinin başlamıştır.

Roman, kelimeleri kullanarak zihinlerde resimler yapma sanatıdır. Bense tersten gidip bir resmi kelimelere dökmeye çalışmıştım. Yeni bir yazar olarak farkında olmadan seçilebilecek en zor türü seçtiğimi şimdi anlıyorum. Her eser gibi Tekvin’in de ne kadar iyi olduğunu zaman gösterecek. O zamanı belki ben göremeyeceğim, ama hep oralarda bir yerde olacağım. Onu elinde tutan herkes benim parmaklarıma dokunacak ve şöyle diyecek: bir gece yarısı genç bir adam bir roman yazmaya koyuldu. O gece Tanrı “ışık olsun” dedi ve ışık oldu.

110 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör